Facebook Twitter Gplus RSS
magnify
Home Haberler Ulaş Gökçe: “Saldırıları birlikte göğüsleyelim” (Röportaj)

Ulaş Gökçe: “Saldırıları birlikte göğüsleyelim” (Röportaj)

Published on 02/01/2013 in Haberler, Roportaj

DAÜ-SEN Başkanı Ulaş Gökçe ile DAİ-DAK peşkeş sürecini ve davaları değerlendirdik…

“Saldırıları birlikte göğüsleyelim”dak4

 

 

 

Ulaş Gökçe: “Bugünkü Üniversite yönetiminin mantığı şudur: Türkiye’den gelen emirleri yerine getirerek kendi makamlarını koruma peşindedirler. Türkiye’den gelen emir de bu kurumların

yandaş sermayeye devri yönündeydi. Bu yönetim de bunu yaptı ve bu kurumlarımızı sattı. Bu kurumlar DAÜ’nün bütçesinin çok çok az kısmını oluştururdu. Bu kurumların DAÜ’nün bütçesi üzerinde ciddi bir etkisi yoktu. Çok kolaylıkla bu kurumlar kurtarılabilirdi. Ancak niyet bu değildi.”

 

DAİ-DAK’ın peşkeş çekilmesine karşı yapılan eylemde polis şiddetine maruz kalmayan insanın olmadığını söyleyen Ulaş Gökçe eylem günde yaşananları şu ifadelerle anlattı: “O gün polisin utanç günüydü. 19 Temmuz’da Kıbrıs Türk Hava Yolları önündeki eylemden farksız bir olaydı. Okulda okuyan çocuklar, ders veren öğretmenler tartaklandı, yerlerde sürüklendi, 60 yaşındaki insanlar, genç kızlar dövüldü, hocalarımız başına cop yedi. Polis, rejimin sopası olduğunu, ne kadar acımasız olabileceğini bir kez daha gösterdi.”

 

Neo-liberal saldırılara, artan polis şiddetine ve Kıbrıslı Türklerin yok etme politikalarına karşı tek mücadele yolunun birlikten geçtiğini kaydeden Gökçe: “Saldırı tüm toplumadır, bu yüzden toplumsal bir cevap vermemiz lazım. Bu toplumsal cevap için de örgütsel birliğe ihtiyacımız var. Platformlar vesaire göstermiştir ki, biz platformlarda ayrı ayrı olduğumuz sürece egolar ön plana çıkıyor, zümresel çıkarlar ve cemaatlerin çıkarları söz konusu oluyor. Bizim yapmamız gereken; zümresel, cemaatsal çıkarları ikincil plana itebilecek bir birlikteliğe gitmemizdir. Bunun yolu da bütün örgütlerin bir araya gelmesidir” şeklinde konuştu.

 

 

 

Yargılanıyoruz.org – Hasan Yıkıcı

 

Geçtiğimiz yıla damgasını basan olaylardan biri de Doğu Akdeniz İlkokulu (DAİ) ve Doğu Akdeniz Koleji’nin (DAK) AKP yanlısı Doğa Kolejine peşkeş çekilmesi ve süreç boyunca yaşanan eylemler ile polis şiddeti idi. Bununla da sınırlı değildi süreç. Eylemlerden sonra sendikacı ve akademisyenlere yönelik “polisi darp”, “kamu malına zarar” ve “polisi görevinden men etme” gibi suç duyurularında bulunuldu. Davalar bugün hala sürüyor ve ciddi anlamda da bir yol kat edilmiş değil.

 

DAÜ’deki akademik personelin örgütlü bulunduğu DAÜ-SEN de 21 Haziran 2011’de DAİ ve DAK’ın peşkeş çekilmesine karşı gerçekleştirilen mücadelede ön saflarda yer aldı. Üyeleri polis tarafından dövüldü, hastanelik edildi, haklarında davalar açıldı.

 

Gerek 21 Haziran 2011’de yaşananları, gerek bugüne kadar gelen davalar sürecini, gerekse de UBP hükümetinin reaksiyonlarını ve neo-liberal politikaları DAÜ-SEN Başkanı Ulaş Gökçe’ye sorduk.

 

 

“DİRENİŞİ KIRMAK İÇİN KURUMLARI SATIYORLAR…”

 

Yargılanıyoruz.org: 21 Haziran 2011’de DAİ-DAK’da bir eylem yaşandı ve o eylemin ardından da bu güne kadar süren bir dava ve soruşturma süreci başladı. 21 Haziran’daki eylem ne amaçlıydı?

 

Ulaş Gökçe: Eylem üniversitemize bağlı üniversite öncesi eğitim kurumlarının peşkeş çekilmesini önlemek amacıylaydı. Bu eylem halkın, örgütlerin yoğun katılımıyla gerçekleşti. Burada okullarımıza girip sahip çıkmaya çalıştık; ancak kendi okullarımıza, mensubu bulunduğumuz okullarımıza bizi sokmadılar. Üyelerimizi, halkımızı dövdüler; dövülenler arasında ciddi sakatlıkları olan insanlar var. Bizleri, bu eylemi yapanların bir kısmını da çeşitli sebeplerden dolayı tutukladılar.

Tüm suçlamaların fabrikasyon, sahte olduğunu düşünüyoruz ve bunu da adil olabilecek bir mahkemede ispatlamaya hazırız. Ama günün sonunda biz tarihin önünde, kendi vicdanımızın, çocuklarımızın, arkadaşlarımızın, yoldaşlarımızın, yurtdışındaki meslektaşlarımızın önünde alnımız açıktır. Biz aklandığımızı düşünüyoruz çünkü bu işi ne para için yaptık ne maaş artışı için yaptık. Bu işi Kıbrıslı Türklere ait olan kamusal malların peşkeş çekilmemesi için yaptık. Hem de dünyanın en çirkin peşkeş yöntemiyle elden çıkarılmaması için tüm bunları yaptık. O yüzden vicdanımız bu açıdan rahattır.

 dak1

Genelde neo-liberal politikalar, özelleştirmeler uygulanırken özelleştirilmek istenen sektörün ilkin işlevsiz olduğu, hantal olduğu veya bir borcu olduğu; kamu üzerinde bir yük olduğu gibi aslında manipülatif gerekçeler sunuluyor. Bu biraz da zemin hazırlamak için yapılıyor. Peki DAİ ve DAK’ın Doğa Koleji’ne peşkeş çekilmeden önceki durumları neydi gerçekten? Bizim bildiğimize göre önceden Eğitim Bakanlığı, Üniversite Yönetim Kurulu ve Sendika oturup önleyici/giderici önlemler almıştı. Bu konuda biraz belleklerimizi tazeler misiniz?

 

Sizin de dediğiniz gibi tamamen bir manipülasyon yapılıyor burada. Rakamlarla manipülasyon yapılıyor ve yalan söyleniyor. Ülkede satılan hiçbir kurumda, kurumun yetkilisi kurumu yaşatmak için uğraşmadı, burada da böyle oldu. Biz geçmişte DAÜ’nün de üniversite öncesi eğitim kurumlarının da kriz yaşadığını çok gördük. Ne yaşandı CTP zamanında? Masaya oturduk ve aylarca görüştük. Kimlerle? Üniversite yönetimiyle, Rektörlükle, Maliye Bakanlığı’yla görüştük ve sonunda çok kapsamlı yüzlerce önlemin yer aldığı programlar ürettik. Ve Üniversiteyi de kurtardık, bu kurumları da kurtardık.

Aynısı yapılabilirdi. Zaten biz fedakârlık yapacağımızı, maddi açıdan gerekli fedakarlık yapacağımızı söyledik. Bizim için burada kriter Üniversitenin de önlem almasıydı. Açıklarını kapatmasıydı. Üniversite yönetimi ne yaptı burada? Çalışanlardan gayri yasal şekilde maaş kesti ancak krize neden olan hiçbir konuda önlem almadı. Ve kurum daha da kötüye gitti. Ne yapılabilirdi? Geçmişte yaptığımız gibi masaya oturup kapsamlı bir program çıkartılabilirdi. Ancak burada niyet bu değildi. Bugünkü Üniversite yönetiminin mantığı şudur: Türkiye’den gelen emirleri yerine getirerek kendi makamlarını koruma peşindedirler. Türkiye’den gelen emir de bu kurumların yandaş sermayeye devri yönündeydi. Bu yönetim de bunu yaptı ve bu kurumlarımızı sattı. Bu kurumlar DAÜ’nün bütçesinin çok çok az kısmını oluştururdu. Bu kurumların DAÜ’nün bütçesi üzerinde ciddi bir etkisi yoktu. Çok kolaylıkla bu kurumlar kurtarılabilirdi. Ancak niyet bu değildi. Mali açıdan, yönetim açısından, hiçbir açıdan niyet bu değildi. Ortada çok büyük bir açık yoktu, kapatılacak bir açık yoktu. Ortada, bütün özelleştirmede yaşandığı gibi iki konu var: bunlardan ilki kötü yönetim, aynısını bugün Kıb-Tek’te de görüyoruz. Kıb-Tek iyi yönetilmiyor. Bakın bugün sendika ne diyor? Alacaklarımı istiyorum diyor. Kurumun alacaklarını istiyorum diyor. Bu garip değil mi? Bir kurumda siz çalışansınız, sendika kuruyorsunuz, sendika gidip kurumun borçlarını istiyor. Kurumun yönetimi ne yapıyor? Kurumun yönetiminde çok yüksek maaşlarda çalışan makam sahibi adamlar ne yapıyor? Kötü yönetiliyor kurumlar.

İkinci olarak ise niyet; son pakette de bir kez daha ortaya çıktı, niyet ülkede Kıbrıslı Türklerin söz sahibi olduğu kurumları elden çıkartmaktır. Başka bir şey değildir. Çünkü DAÜ olduğu sürece, Kıb-Tek olduğu sürece, Kooperatif olduğu sürece Kıbrıslı Türkler direnebiliyor. Entegrasyon politikalarına, asimilasyon politikalarına veya işte son dönemde artan Sünni İslam pompalamalarına karşı direnebiliyor. Çalışanlar örgütlü, belli bir maaş alıyorlar ve direnebiliyorlar. Bunu kırmak nedeniyle kurumları elden çıkartma, kurumların yönetimini almak istiyorlar.

 

Diğer taraftan da aslında AKP yanlısı, yeşil sermaye dediğimiz sermayenin kendini kurumsallaştırdığı alanlar haline geliyor….

Tabii, tabii… Yani neden özelleştirme yaşıyoruz.. Bir, kurumlar kötü yönetiliyor; iki, burası Kıbrıslı Türksüzleştiriliyor; üç, dediğiniz gibi burada AKP’ye yakın kurumlara, makamlara bir alan yaratılıyor; sömürü alanı yaratılıyor.

Bizim görüşümüz şu yöndedir; biz maddi ve entelektüel manada kurumları yönetebilecek güce sahibiz. Bizim sıkıntımız siyasi irade meselesidir. Bizim sıkıntımız dik durabilecek yönetici bulamama meselesidir. En büyük sıkıntımız budur. Keşke dik durabilen, makamını değil kurumlarını düşünebilen yöneticilerimiz olsaydı da bu özelleştirmeleri ve diğerlerini yaşamasaydık.

 

 

“BÜTÜN BİNAYI PEŞKEŞ ÇEKTİN, BENİ KAPISINI KIRMAKLA SUÇLUYORSUN!”

 

21 Haziran’a dönecek olursak, sizin hakkınızda ne gibi bir suçlamada bulundular?

Bugün yargılanma sebebimiz iki tanedir. Benim şahsen, ilk olarak rektörlüğün kapısını kırmak yani kamu malına zarar, diğeri de kavga etmek… İkisinin de yalan olduğunu ispatlamaya hazırız.

Birincisine gelecek olursak birincisi kapı kırma suçlaması polisin, Üniversite yönetiminin ve savcılığın utanmazlığıdır. Bu ülkede vicdan sahibi savcı ve polis kalmadığının belirtisidir. Buradan Mağusa Başsavcısı’na ve diğer savcılara da soruyorum. Hiç mi vicdanınız sızlamadı? Hiç mi yalnız başınıza kaldığınızda ve bu dava dosyalarına baktığınızda utanmıyorsunuz? On milyonlarca TL’lik kurumlar satılıyor, o kurumun kapısına zarar verdik diye bizi yargılıyorsunuz, 15 tane hocayı yargılıyorsunuz siz. Hiç mi utanmanız kalmadı? Bizim karşımıza çıkıyorsunuz ve diyorsunuz ki ‘kapısını kırdın!’ Ulan sen bütün binayı peşkeş çektin beni de kapı kırmakla suçluyorsun! Bu neye benzer biliyor musunuz? Gidiyorsunuz siz köye bir köyü katlediyorsunuz herkesin kafasını kırıyorsunuz sonra direnen insanlardan bir tanesi size “Dur!” dedi diye elini kaldırdı diye onu suçluyorsunuz. Başka hiçbir şey değildir bu. Kamu malını koruyanlara kamu malının kapısını kırdı diye dava açıyorlar. Bu çok semboliktir benim görüşümce. Bizi başka şeyden suçlayabilirlerdi, başka suçlamaların tümü de komik olabilirdi. Ama bu suçlama komik değil. Bu suçlama utanmazlıktır. Bundan davacı olanlar da,  o kravatlı cüppeli, bunu dikkate alan savcılar da bundan utanmalıdırlar. Biz bu davaların tümünü de kaybedebiliriz. İşimizden de olabiliriz. Ne olursa olsun yaşadığımız sürece, hayatta kaldığımız sürece bize bu davayı açanları unutmayacağız ve bunların ne yaptıklarını her yerde de söyleyeceğiz. Başsavcıyı, Mağusa savcısını da, diğer savcıları da söyleyeceğiz. Biri şikayetçi olabilir. Biri şikayet edebilir. Üniversite yönetimi böyle bir aymazlık yapabilir. Ancak siz, bu davayı eğer gram vicdanınız varsa bu davayı açmazsınız, açmazsınız ve tarihe girmezsiniz. Bana kimse emir kuluyuz diyemez. Bırakın savcıyı; bir asker, polis bile bunu söyleyemez. Minimal de olsa ciddi şekilde bağımsızlığı olan savcı bunu söyleyemez. Ama bu savcılar yukarıdan gelen emri yerine getirdiler, ve sonuna kadar yerine getirdiler ve bizden davacı oldular. Kapı kırdık diye! Bu tarihi bir olaydır. Yani bunu yabancı bir dile çevirdiğiniz zaman, iki sayfa da açıklama yapmanız lazım neyin ne olduğunu çünkü bu o kadar akıl almaz bir olaydır, o kadar ayıp bir olaydır. Bu davanın da sembolikliği ortadadır, bu açıdan çok memnunuz. Her zaman söylediğimiz gibi biz ne tecavüz ettik ne birinin parasına el koymaya çalıştık, ne halkın… Düşünün siz, yani ikimiz bir araya geliyoruz ve bir gece sokak lambalarının tümünü söküyoruz ve satıyoruz… İnsanlar vergisini vermiş, toplamışsınız bunları… İki kişi bir araya geliyor ve sokak lambalarını söküyor bütün direkleriyle birlikte satıyor bunu 3 milyon dolara, 5 milyon dolara, neyse işte bir rakama satıyor bunu.. Bundan farksız bir şey değildir bu. Veya bir kişiyi müdür yapıyorsunuz telefon dairesine, diyorsunuz ki “tamam sen yapabilirsin bu kıvama geldin” o kişi de dönüyor telefon dairesini bütün ekipmanını insanlarıyla birlikte satıyor. Bu başka bir şey değildir yani.

 

 

“POLİS REJİMİN SOPASI”

 

21 Haziran’daki polis şiddetinden de bahsedebiliriz biraz. Neler yaşandı? O gün siz polis şiddetine maruz kaldınız mı?

O gün polis şiddetine maruz kalmayan kimse olmadı, maalesef birçok insan maruz kaldı. O gün polisin utanç günüydü. 19 Temmuz’da Kıbrıs Türk Hava Yolları önündeki eylemden farksız bir olaydı. Okulda okuyan çocuklar, ders veren öğretmenler tartaklandı, yerlerde sürüklendi, 60 yaşındaki insanlar, genç kızlar dövüldü, hocalarımız başına cop yedi. Polis, rejimin sopası olduğunu, ne kadar acımasız olabileceğini bir kez daha gösterdi. Bu açıdan şaşırtıcı bir şey olmadı. O gün gerçekten büyük bir kabustu, kabul edilebilir bir şey değildi.

 DAK

Siz şiddete uğradınız mı?

 

Sakatlanan insanların yanında, benim, iki ayağının üzerinde rahatça yürüyebilen, kafası yarılmamış, elleri tutan bir insan olarak bir şeyden bahsetmem ayıp olur. Defalarca ameliyat geçirip sakat kalan insanlar var. Beyin sarsıntısı geçiren, hala daha bunun etkilerini yaşayan insanlar var. Bunların yanında benim kendi problemlerimden bahsetmem ayıp olur.

UBP Hükümeti boyunca rejimin niteliğinde değişimler olduğunu görüyoruz. Daha önce toplumsal muhalefet üzerinde bu şekilde bir davalar silsilesi yoktu. Bu süreç, Göç Yasası’ndan itibaren başladı ve gittikçe çoğaldı. Hemen hemen her ciddi eylemden sonra toplumsal muhalefetin çeşitli bileşenlerine uydurma gerekçelerle davalar okunuyor. Hem de belli başlı konulardan; ya polisi darp ve görevinden men oluyor bu, ya da kamu malına zarar verme oluyor. Diğer taraftan ise polis şiddeti geçmişte olduğundan daha farklı bir şekilde, gerek polisin içerisindeki niteliksel değişimlere paralel olarak gerekse de toplumsal muhalefetin niteliğine bağlı olarak artık kurumsallaşmış bir şiddetten de bahseder olduk.

 

“DİNAMİK SENDİKALAR KURMALIYIZ”

 

Tüm bunlar sizce nasıl bir toplumsal hakikati oluşturuyor? Bunları, neo-liberal politikalarla nasıl bağdaştırabiliriz?

Burada AKP’nin ruh halini görmemiz lazım. Türkiye’de yeni derin devlet ve rejim haline gelen AKP’nin ruh halini anlamamız lazım. Elbette bu, neo-liberalizmin saldırganlığı ve çılgınlığı olarak nitelendirilebilir ama burada AKP tandanslı bir eğilim görüyorum ben. Bunlar, Türkiye’de yaşananların buradaki boyutudur. Önemli olan bundan çok, bizim buna nasıl tepki göstermemiz meselesidir. Bu olaylar bir kez daha göstermiştir ki, bizim çok daha iyi örgütlü olmamız lazım, tekkeciliği bırakmamız lazım. Burada, her başkasını beğenmeyen bir örgüt kuruyor, bir sendika kuruyor. Buna son vermemiz lazım. Bu ciddi saldırılara; eli sopalı polisi olan, askeri olan, parası olan, tüm aparatıyla devleti olan bu şiddete, bu örgütlülüğe karşı bizim de örgütlü olmamız lazım. Örgütlü müyüz? Biz örgütlü bir toplumuz ama birlik olan bir toplum değiliz. Biz, küçük küçük örgütlerde yer alan, çok savunmasız bir haldeyiz. Bunu bir an önce değiştirmemiz lazım. Liderlik yarışını bırakmamız lazım. Kim sendika başkanı olacak, kim parti başkanı olacak, kim dernek başkanı olacak komplekslerini bırakıp ciddi bir şekilde bir birlik kurmamız gerekiyor.

Benim kişisel görüşüm, hiç bir zaman işe yaramayan cephe, platform ve saire kurmamız yine işe yaramayacak. Bizim yapmamız gereken, sendikalarımızı birleştirmektir. Büyük, hantal olmayan, dinamik sendikalar kurmamız lazım. Bu işe de öğretmen sendikalarını birleştirerek bakmamız lazım.

 

Konfederasyon olarak mı?

 

Yıllardır tartışıyoruz; acaba üyeler federasyon mu ister, konfederasyon mu ister diye… Benim kişisel görüşüm; bizim bir sendikaya ihtiyacımız var. Konfederasyona değil, federasyona değil, tek bir sendikaya ihtiyacımız var. Federasyon denilen şeyin anlamı şudur: Ulaş da başkan kalsın, Ahmet de başkan kalsın, Veli de başkan olsun. Türkçesi budur.

Biz bir sendika istiyoruz. Bizim en azından eğitimciler olarak birleşebilmemiz lazım, dünyadaki meslektaşlarımız gibi. Bugün Amerika Birleşik Devletleri’nde bir sendika var. Akademisyenler de onun içerisinde, ilkokul öğretmenleri de onun içerisinde, stajyer öğretmenler de onun içerisinde… Milyonluk bir kurum. Amerika Birleşik Devletleri’nde bile güçlü bir yapı kurulabiliyor. Rusya’da da aynı, Almanya’da da aynı. Ancak biz tam tersini yapıp güçlerimizi bölüyoruz. Bu, kabul edilebilir bir iş değildir, birleşmemiz lazım. Kamudaki sendikaların da birleşmesi lazım, işçi sendikalarının, memur sendikalarının da birleşmesi lazım. Paramızı, binalarımızı birleştirmemiz lazım. Paramızı, insan kaynaklarımızı daha rasyonel kullanmamız lazım. Bu ciddi saldırılara karşı, gittikçe çirkinleşen, agresifleşen, gerçek yüzünü, sopasını gösteren güce karşı daha örgütlü olabilmemiz lazım. Ancak biz, her alanda örgütsüzüz. Her alanda başkanlık ve liderlik ve cemaatçilik geleneğine devam ediyoruz. Bu sürdürülebilir değildir. Belki on sene önce sürdürülebilirdi. Ama karşımıza çok ciddi bir paket çıktı. Bu paketin en önemli meselesi de sendikalara ve Kıbrıs Türk toplumunun kurumlarına saldırıdır. O yüzden aklımızı başımıza almamız ve birleşmemiz lazım. Federasyonu, konfederasyonu geçtik, bir sendika olmamız lazım. Benim ve çoğu arkadaşımızın görüşü bu yöndedir.

 

Bu konuda somut bir girişim var mı yoksa niyet aşamasında mı?

Eskiden beridir üç eğitim sendikasının bir federasyon kurma konusunda niyetleri, hatta Genel Kurul kararları var. Ancak bir türlü hayata geçiremedik. Hepimizin bu yönde karar alabilmesi ve adım atmamız lazım.

 

Sizin davalarla ilgili süreç nasıl işliyor? Necati Özkan davası geri çekildi. Bunu bir zafer olarak değerlendirebilir miyiz?

 

Bu bir sürpriz değil. Tümünün de böyle sonuçlanması lazım. Eğer vicdanı olan yargıçlar bu durumu görebilirlerse… Açık ve nettir bu: hepimizin durumu Ahmet Necati Özkan gibidir. Diğer konularda da süreç buna varacaktır. Bugün değilse yarın bu şekilde sonuçlanacak. Ama böyle sonuçlanmaya da bilir.

 dak2

“SALDIRILARI BİRLİKTE GÖĞÜSLEYELİM”

 

Son olarak eklemek istediğiniz bir şey…

Toplumun bütün duyarlı kesimlerine söyleyeceğim şu; biz tekkecilikle cemaatçilikle bir yere varamayız. Saldırı tüm toplumadır, bu yüzden toplumsal bir cevap vermemiz lazım. Bu toplumsal cevap için de örgütsel birliğe ihtiyacımız var. Platformlar vesaire göstermiştir ki, biz platformlarda ayrı ayrı olduğumuz sürece egolar ön plana çıkıyor, zümresel çıkarlar ve cemaatlerin çıkarları söz konusu oluyor. Bizim yapmamız gereken; zümresel, cemaatsal çıkarları ikincil plana itebilecek bir birlikteliğe gitmemizdir. Bunun yolu da bütün örgütlerin bir araya gelmesidir. Ben başka bir yolunu görmüyorum. Bu yüzden buradan çağrım, bütün örgütlere birlik yönünde olacak. Bir araya gelelim, bir büyük örgütte birleşelim. Sendikalardan başlayalım, iş kolundan başlayalım, eğitim sendikalarından başlayalım, kamu çalışanlarından başlayalım… Ve bu saldırıları birlikte göğüsleyelim.

 

 

 

 

                                                                                                                        Yargılanıyoruz.org

 

 
 Share on Facebook Share on Twitter Share on Reddit Share on LinkedIn
2 Comments  comments 

2 Responses

  1. ibrahim buyukarslan

    sevgili ulas cok dogru bir konaya degindiki bu hepimizin en onemli meselesidir,var olma.bu konuda bende sizlere gerek her turlu destegi vermeye hazirim.